Doğa Yazıları, Türkiye Gezi Yazıları

Doğu Karadeniz Sonbaharı

 

Corona günleri, evde ya da doğada uzunca bir süre kendi inzivamı yaşamamı sağladı, şartlar gereği gidemeyeceğimi bilmek seyahat hayallerimi bile bir süre yavaşlattı. Fakat bir süreden sonra, en az şehir dışı uzaklığında da olsa bir yerlere gitmeyi düşünür oldum ve seyahat özlemi arttı da arttı 🙂  En iyi gezilecek zaman ne zamandır, hangi şehirden başlanır, nereler gezilir bakmaya fırsat olmadan bir gece alınan bilet ile ertesi gün çıktım Doğu Karadeniz yoluna.

Son dakika hazırlanan ve bolca yağmurluk, montla doldurulan çanta ve yine üstünkörü yol yön tavsiyesi ile vardım Trabzon’a. Göç yolda düzülür diyerek konaklayacağım yeri de yolda buldum. İlk sabah nasıl güneşli, pırıl pırıl bir hava; Karadeniz’e gidip de bir damla yağmur göremeyeceğimden habersizim; meğer sonbahar en yağmursuz, sakin zamanlarmış.

 

 

Niyetim, Trabzon’dan Artvin’e kadar ormanlar içinden geçmek, çay bahçelerinde, yaylalarda zaman geçirmek. Trabzon merkezde en azından Sümela (Meryem Ana) Manastırı’nı görmek istedim ki deneyimlemiş bir arkadaşımın tavsiyesiyle, Altındere Milli Parkı içinden Taşköprü yaylasına doğru devam edip 300 metre yükseklikteki, yamaca kurulmuş manastırı karşı yamaçtan izledim. Sebebi ise manastırın çok büyük bir bölümünün çalışma nedeniyle kapalı olması ve otoparktan sonra ziyaretçileri servis ile yukarı taşımaları ve yürüyüşle ya da özel araçla ulaşıma izin vermemeleri. Otopark ücreti, servis ücreti ve giriş ücreti karşılığında manastırda bir oda görebilme…

 

AYDER YAYLASI

Seyahat boyunca; nerede kalacağım, ne yiyip içeceğim diye düşünmeye gerek kalmadan hep eş dost tavsiyeleri beni en güzel yerlere, tatlara ulaştırdı. Trabzon’dan Rize’ye yol alırken bir arkadaşımın tavsiyesiyle Çayeli’nin bir esnaf lokantasında hayatımın en güzel kuru fasulyesini yedim. Bu lezzet durağının ardından yolum Rize’nin ilçesi Çamlıhemşin, yani dağlara doğru devam etti. Fırtına deresini takip eden yollar Çamlıhemşin’e bağlı Ayder Yaylası’na vardı. Yavaştan kapanışa ya da kış sezonuna hazırlanan işletmeler nerdeyse boştu, buralara bu sakinlikte görebilmek çok iyi geldi. Yamaca kurulmuş geleneksel evleri ve vadiyi gören bir pansiyonda kaldım. Sabahın erken saatlerinde dağlar sisler içinde belirirken yürüyüş yapıp Gelin Tülü şelalesini gördüm. Gözümü bambaşka bir doğa içinde açmak, yollarda kimseler yokken günü karşılamak, Karadeniz’in ağaçları, bitkileri ile tanışmak çok iyi geldi.

PALOVİT ŞELALESİ

ZİL KALE

GİTO YAYLASI

Rize’de yaylaları birbirine bağlayan yollar kısacık görünse de göçük, yol çalışması, yolların darlığı ve virajlı olması nedeniyle telefondaki harita eldeki hesaba uymuyor. Ayder Yaylası’ndan 35 km uzaklıktaki Palovit Şelalesi Kaçkar Dağları Milli Parkı içinde yer alıyor. İncecik taş yolda tünel oluşturmuş ağaçlar, yola akan sarmaşıklar ve sonbahara dönen doğa, gürül gürül akan bir şelaleye uzanıyor. Rize’de en yüksek debiye sahip bu şelale 15 metre yüksekliğinde. Yine benzer bir yol da şelaleye 6 km uzaktaki Zil Kale’ye uzanıyor.

14.YY’da inşa edilen ve temelinin daha eskilere dayandığı tahmin edilen Zil Kale, bölgenin en dikkate değer eserlerinden biri. Önemli bir Orta Çağ kervan yolu üzerinde yer alan kale, vadiye hakim güzel manzaralı bir konuma sahip.

 

 

Buradan sonra Gito Yaylası’na uzanan yollar ise epey zor. Yer yer bir aracın zor geçeceği kadar darlaşan bozuk toprak yollar, tüm bu zorluğunun yanında zirveye doğru bambaşka bir doğa örtüsüne bürünüyor. 2000 rakımdaki Gito Yaylası’na varınca insanın burnunu sızlatan bir hava karşılıyor. Bitki örtüsünün tamamen yok olduğu bu yayladan Kaçkar’ın heybetli dağları sıralanıyor ve Karadeniz’in yemyeşil dağlarını, vadilerini görülüyor.

 

ŞAVŞAT

TİBETİ KİLİSESİ

Rize’nin 2000 rakımlı yaylalarından, vadiler içine süzülerek tekrar deniz seviyesine doğru iniyorum. Devamı ise biraz daha doğuya, Artvin’e doğru.  Onca ormanlar içinde akar yollardan sonra Borçka’yı Şavşat’a bağlanan Çoruh Nehri üzerinde çıplak dağların sıralandığı yollar biraz tatsız geliyor, yanlış yere mi gidiyorum diye birkaç kez kontrol ediyorum. Neyseki Artvin’in Şavşat ilçesine girince ağaçlar artmaya başlıyor; hatta sarı, turuncu, kırmızı yapraklı ağaçlar yolara tünel oluyor. Ormanların içinden sivrilen Artvin evleri ise mimarisi, heybeti ile öyle güzel bir tablo oluşturuyor ki. Genellikle ceviz ağacından yapılan bu asırlık evler, çivi kullanılmadan ahşaplar iç içe geçirilerek oluşturuluyor.

 

 

900’lü yıllarda yapılan ve İslamiyet ile birlikte cami olarak da kullanılan Tibeti Kilisesi, Cevizli köyünde yer alıyor. Şavşat’a 10 kilometre uzaklıkta olsa da yine coğrafi şartlar, yol çalışmaları nedeniyle yolculuk uzuyor da uzuyor. Ön duvarı hariç nerdeyse tamamen göçmüş kilise, ceviz ağaçları arasında öyle güzel duruyor ki bahçesinde oturup bir kahve içiyorum ve kilise ile karşısında duran 200 yıllık Artvin evini süzüyorum.

 

 

KARAGÖL

YAVUZKÖY

Sahara Milli Parkı içinde yer alan Karagöl, Tibeti Kilisesine 18 kilometre uzaklıkta, fakat yine virajlı, bol çukurlu yollar tüm bu çilesine rağmen pastel renkleriyle adeta ince ince çizilmiş manzaralar içinden geçiriyor. Bir heyelan set gölü olan Karagöl etrafında ya da milli park içinde yürüyüş yapmak mümkün.

Gün batımını yakalamak için Yavuzköy’e doğru yol alıyorum. Sarı, turuncu, kırmızı, yeşil renklerinin bir dağ yamacından kademe kademe aktığı bir köy burası. Ceviz, kavak, söğüt, kestane, meşe ağaçlarını hiç bu renkleri ile görmemiştim. Güneşin batışıyla sonbahar renkleri ve köyün sakinliği romantik bir havaya bürünüyor.

 

RİZE  

ÇAY BAHÇELERİ

Kültürünü, insanını, coğrafyasını keşfedemeyip şöyle bir kokladığım Karadeniz gezimde en sona bıraktığım şey ise çay bahçeleri. Dönüş günü rota tekrar Rize’ye dönünce, şehrin hemen ardından başlayan köyleri ziyaret ediyorum. Tesadüfen girdiğim, yamaca kurulmuş Kesik Köprü köyünün manzaralarına hayran kalıp burada biraz zaman geçiriyorum. Derken köyde yaşayan Dursun ama ile tanışmamız tüm günü orda geçirmemi sağlıyor. Çay bahçelerini gezerken karşıma çıkan herkes beni büyük bir gülümsemeyle karşılıyor ve uzunca sohbet ediyoruz, onlarla birlikte çay toplamayı deneyimliyorum. Dursun amca ile vedalaşmaya gittiğimde ise tadını asla unutamayacağım Laz böreği ve çay ile karşılıyor beni. Çay bahçelerinin uç uca bağlandığı manzarayı balkonunda izleyip sohbet ediyoruz. Bu karşılaşma gezimin en anlamlı parçası oluyor.