Yurt Dışı Gezi Yazıları

Amsterdam gezisinin Van Gogh anlamı

 

Fırtınaların koptuğu, uçak kazası nedeniyle uçuşların iptal edildiği zemheri kış haftası; iptal olan biletlerimin yerine Düsseldorf uçuşu ve trenle Amsterdam’a geçiş gibi bir çözüm üreterek adım atabildim Avrupa’ya. Türkiye kar, fırtına, kırmızı alarmla boğuşurken güneşli sıcacık bir havayla buluştum Amsterdam’da. Şehrin efsanelerini maceralarını bir yana bırakıp koşuşturmalı bir gezi yerine, benim için en cazip birkaç yeri görmeye karar verdim; hedef Van Gogh Müzesi.

 

 

Hollandalı ressam Vincent Van Gogh’un Buğday Tarlası ve Kargalar tablosuna kapılıp bir süre hakkında yazılar okumuş filmler izlemiştim. Sanatçının, Fransa’nın güneyinde Arles’teki son günlerine odaklanan At Eternity’s Gate (Sonsuzluğun Kapısında) ve 125 ressam tarafından çizilen 65 bin karenin birleştirilmesiyle yapılmış dünyanın ilk uzun metrajlı resim animasyonu Loving Vincent (Vincent’ten Sevgilerle) filmleri sanatçı hakkında epey fikir edindiğim çalışmalardı.

Doğayı ve renkleri, iç dünyasında yaşadıklarını bir an olsun durdurmak için böyle muhteşemlikle sunmuş Van Gogh’un müzesini gezmek, benim için Amsterdam’da yapılacak ilk güzel şeydi.

Amsterdam’ın Müzeler Meydanında yer alan (Museumplein) 1973’te açılmış dünyanın en büyük Van Gogh koleksiyonu; 200 civarı resim, 500’den fazla çizim, kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplar ve döneminde etkilendiği bazı ressamların çalışmalarından oluşuyor.

 

 

ÖZETLE, VAN GOGH

1853’te Hollanda’da dünyaya gelen Van Gogh, eğitim için Hollanda dışına gidip temek çizim ve kompozisyon ile tanışır. 27 yaşında kardeşi Theo’nun yönlendirmesiyle resim dünyasına adım atan Van Gogh, hayatının son 10 yılında özellikle Paris’te geçirdiği dönemden sonra; yaklaşık 900 suluboya yağlıboya, binin üstünde karakalem çalışması ortaya koyar. Hayatının son yıllarında zihinsel rahatsızlıkları artan ve zihnini biraz olsun sakinleştirdiği, halüsinasyonlardan kurtulduğu için resim yapmadan duramadığı söyleyen Van Gogh 37 yaşında hayata veda eder.

Yaşarken sadece bir eseri satılan ve intiharından sonra adından söz edilmeye başlanıp eserleri dünyaca tanınan sanatçının; portreler, otoportreler, natürmortlar ve manzaralar çalışmaları, onun karanlık dünyasından renklerin ışığın şovuna doğru akıp gider.

 

 

MÜZE AKIŞI

Sabahın erken saatlerinde adım atıp telaşsızca başladım müzeyi gezmeye. Giriş katta, sanatçının otoportrelerinin yer aldığı ‘Face to Face with Van Gogh’ bölümü karşılıyor. Paris’te yaşadığı dönemde 50’ye yakın otoportre yapan sanatçı bu çalışmaları, kimseyle görüşmek istemediği içe dönük dönemlerinde yapmış.

 

 

Müzenin birinci katında, sanatçının 1883-1889 yılları arasındaki çalışmaları; ikinci katta kardeşi Theo ile mektuplarının ve hayatına dair özel eşyaların olduğu ‘Van Gogh – Close up’ bölümü; üçün katta ise 1889-1890 yılları arasında, hayatının en verimli dönemi ve son eserleri yer alıyor.

Natürmort ve çalışan köylüleri tasvir ettiği ilk çalışmalarında cansız, karanlık renkler kullanan sanatçı, Paris’te kaldığı yıllarda kendine has bir tarz geliştirerek derin fırça darbeleri ve açık renkleri kullanmaya başlamış. Müzeye adım attığım andan itibaren bu renk geçişi öyle güzel görülüyor ki ömrünün son yılları muhteşem bir renk akışına bürünüyor.

 

 

Yatak Odası, Çiçek Açan Badem Ağacı, Ayçiçekleri, Auvers Manzarası gibi en bilindik eserlerini görünce sanatçının ışık ve renk kullanımındaki ustalığını daha iyi kavrıyorum. Zeytin ağaçları, meyve bahçeleri, serviler, buğday tarlaları ve ayçiçeklerini işlediği tablolar sanatçının kırsal yaşamın ve doğanın ressamı olduğunu su yüzüne çıkarıyor.

Zamanın çoğunu doğada ve çiftlikleri ziyaret ederek geçiren sanatçının yaşamını ve eserlerini bir düşününce; ruhsal rahatsızlığı nedeniyle yaşadığı karanlık dünyasını ışıkla ve renklerle nasıl güzelleştirdiğini görüyorum. Salonun farklı açılarından yansıyan ışıklar, sarı ve parıltılı renklerin üstünde etkileyici bir renk oyunu yaratıyor.

 

 

SON ESER

Saatler geçip müzede son adımları atarken Van Gogh’un hayatına ve eserlerine bu kadar ilgi duymama sebep olan Buğday Tarlası ve Kargalar resmiyle karşılaşıyorum. 1890 yılında ortaya koyulan bu eser çoğu kaynaklara göre sanatçının son eseri. Ölüm nedeni intihar olarak geçse de bazı kaynaklar sanatçının bir genç tarafından öldürüldüğü yönünde.

Pırıl pırıl salınan buğday tarlasını ve buğdayların arasından akıp bir yerde kesilen yolu, koyu gökyüzünü ve ne yöne uçtuğu belirsiz kargalara bakarak Buğday Tarlası ve Kargalar tablosu önünde uzunca zaman geçiriyorum.

 

 

Van Gogh Müzesi’nin bu muhteşem tadıyla Banksy, Basquit, Andy Warhol’un eserlerinin sergilendiği Moco Müzesi’ni (Modern Çağdaş Müze) ziyaret edip kanallarda, çiçek pazarında ve şehrin en büyük parkı Vondel Park’ta yürüyüşler yaparak bitiriyorum gezimi.